Sayfalar

24 Kasım 2008 Pazartesi

Babil'de Ölüm, İstanbul'da Aşk

Ref oldu hicâb-ı şâhid-i râz
Aşk oldu melâmet ile demsâz
Fuzuli

Yani ‘sır gelinin duvağı açılınca aşk ile kınanmışlık birbiriyle aynı dilden konuştu’ demeye getiriyor.Burada şairin ‘sır gelinin duvağı dediği şey, İştar mabedi’nin kayıp şifresidir bence.Bunu açmak için ‘aşk’ ile ‘kınanmışlık’ sözcüklerinin birbiriyle ilişkisini bilmemiz gerekiyor.Ben âşık oldum, biliyorum insanların kınayışlarını.Hiç bir din yasaklamamış aşkı, hiçbir bilge yahut öğreti de.Ama biz kendimize yasaklamışız nedense.Hıristiyanlık tarihi aşkın yüz karasıyla çalkalandı asırlarca,âşık oldu diye engizisyonlarda yargıladı insanları,içlerindeki şeytandan arındırmak için ruhlarını yaktı.Müslümanlarda ayıp saydılar aşkı ve hâlâ ayıplıyorlar aşıkları.Onlar için varsa yoksa mecazi aşk.İki kalbin ,haydin diyelim iki bedenin birbirini sevmesinde ne kötülük olabilir sence?En akılları hep mecaz aşkı,hep Yaratıcı’ya olan aşkı övdüler yüzyıllarca.Şairleri de zaman zaman buna çanak tuttular üstelik.Şimdi İstanbul’da aşktan bahseden herkes minareyi çalmışçasına mistik bir kılıf hazırlıyor.Aşka medhiyeler düzenleyen şairler alkışlanırken,bizzat aşık olanlar ayıplanıyor.İşte bu yüzden aşk ile melâmet (kınanmışlık) eski bir şark töresidir.Buna göre aşık, önce aklından kurtulmalı ve gönlünü ön plana çıkarmalıdır.Akıl henüz insana hükmederken aşkta yücelmenin yolları kapalı durur.Çünkü akıl insana dünya ilğilerini,sevgili dışındaki varlıklarla ilişkileri ve onları önemsemeyi telkin eder.Oysa âşık Sevgiliden başka en ufak bir şeyi önemsediği zaman gerçek aşka eremez.Sûfiler bu yüzden önce nefislerini öldürürler,âşıklarda akıllarını.Aklın ve nefsin ölmesi için de âşığın ayıplanması gerekir.Çünkü insan egosuna en ağır gelen şey kınanmaktır.Melamiler sırf bu yüzden, egolarından kurtulmak için kınanmayı isterler.İnsanların onları kınayacak biçim de davranmaları da, kınayacak giysileriyle dolaşmaları da bu yüzdendir.İnsanlar onları kınayarak kendilerinden uzaklaştırıp çevrelerinden kovdukça onlar yalnızlıklarını Allah ile paylaşırlar,yani seven gerçek Sevgili’ye yönelir.Tıpkı bunun gibi Âşıklarda aşka yeteneği bulunmayanlar tarafından kınanırlar.Âşıkların akıl dışı hareket yapmaları,âşk yüzünden çılgına dönmeleri, akıllarıyla değil de Duygularıyla hareket etmeleri,tavırlarındaki değişim vs. insanlar tarafından kınanmalarına yol açar.Tıpkı bu öyküdeki Kays (mecnun) gibi.Hani Leylâ’ya aşık olunca deliriyor ya! O delirince halk onu dışlıyor da,hani oda çöllere kaçıp gidiyor, bir dağ delisi gibi yaşıyor ya! Onu ayıpladıkları için Leylâ’yı vermiyorlar ya hani !..İşte böyle bir şey melâmet.Kınanarak yüksek derecelere ermek .Öyle ki, Kays da (mecnun’da) delirerek yüce makamlara erişti.Onunkisi öyle bir delilik idi ki, binlerce akla bedel gösterildi.’’
İskender PALA’nın Babil’de ölüm, İstanbul’da aşk adlı romanından alıntıdır

13 Kasım 2008 Perşembe

FUZULİ

Mecnun ile ben, soyutlanmışlık yolunun kervanıyız.Yolkesiciler kervanımıza saldırıp da tekilliğimizi bozmasınlar diye bazen o, bazen de ben,sıra ile dünyanın aşk nöbetini tutuyoruz


Aşk ile öyle sarhoş olmuşum ki artık bilmiyorum dünya nedir? Ve bilmiyorum, ben kimim;bana bu içkiyi suna da kim;içki ve kadehte nedir?

FUZULİ

16 Ekim 2008 Perşembe

BÜYÜK ŞAİRE SELAM OLSUN

YALNIZLIĞIM

Ilık bir su gibidir içimde yalnızlığım,
Yalnızlığım, ruhumda uzak bir ses gibidir.
Her sabah ufuklardan mavi şarkılar gelir,
Ve her sabah ürperir içimde yalnızlığım

Güneşim aydan sarı, yarınım dünden zorsa,
Sarsın artık ömrümü tunç kandillerin isi
Üşüyen ellerimden tutmalıydı birisi,
Eğer benim gözlerim onları görmüyorsa.

Bir camın arkasında açılıyor güllerim,
Havuzum pırıl pırıl... yıkar bakışlarımı.
İşler temiz ziyalar suya nakışlarımı;
Ruhumun dünyasından eser tahayyüllerim

Rüya rüzgarlarında bir yaprak yalnızlığım
Düşüncem bir neydir ki ürperir perde perde
Belki bu mısralarım esecek gönüllerde
Fakat herkese uzak kalacak,yalnızlığım.

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

12 Ekim 2008 Pazar

DELİKANLI

Dinler isen sana bir şey söyleyim
Gönüllüye gönül ver delikanlı
Gönülsüz olanın gitme peşinden
Sana olmadığını der delikanlı

Gönülsüz gövdeye elin uzatma
Aman sakın böyle bir hata yapma
Zorbalık eyleyip yanlışa sapma
Biraz kendine gel, dur delikanlı

Yare yar olmadın kendini tanı
O zaman bilirsin canı,cananı
Tanı gönlümde yatan aslanı
Ona saygıyınan var delikanlı

Sevda ateeştende betermiş derler
Hasreti burnunda tütermiş derler
Her gönülde bir aslan yatarmış derler
Gönüldeki aslan yar delikanlı

Tepeden bakarak konuşma boşa
Dengesiz sevgiler gider mi boşa
Engin ol,aslanın gönlünü okşa
Eğer yaralıysa sar delikanlı

Garibim zorunan gönül alınmaz
Gönülsüz gönüle sahip olunmaz
Kıskançlık deliliktir, çare bulunmaz
Bunu bir bilene sor delikanlı

Neşet ERTAŞ

8 Ekim 2008 Çarşamba

YALAN DÜNYA

Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın
Bende gülmedim yalan dünyada
Sen beni gönlünce mutlumu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

Sen ağladın canım ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım boş yere kandım
Rengi gönlümde solan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada

Bilirim sevdiğim kusurun yoğdu
Sana karşı benim hayalim çoğdu
Felek bulut oldu üstüme yağdı
Yaşları gözüme dolan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüne gelen dünyada

Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı
Garip bülbül gibi feryadım kaldı
Alamadım eyvah muradım kaldı
Ben gidip ellere kalan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüne gelen dünyada

Neşet ERTAŞ

9 Eylül 2008 Salı

YÜREK

Şimdi yazacaklarım size bir bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir. Ama gerçek: Sonny Graham’ın kalp yetmezliği vardı. Kendisine sadece 6 ay ömür biçiliyordu.
Nakil için kalp bekliyordu.
1995 yılında bir gün “Uygun kalp bulundu” müjdesi geldi.
Terry Cottle adlı bir Amerikalı, kafasına kurşun sıkarak intihar etmişti.
Graham hemen ameliyata girdi ve kalbi değiştirildi. Sonradan, kendisini hayata döndüren adamı merak etti.
Terry Cottle’ın dul kalan eşi Cheryl’e mektup yazıp tanışmak istediğini bildirdi.
Buluştular.
Graham, kalbini taşıdığı adamın kalbinde sakladığı kadınla tanışınca ona bir yakınlık hissetti.
Bu yakınlaşma kısa zamanda aşka dönüştü.
Yürekler birbirini tanımıştı.
Evlendiler.
Buraya kadar mucizevi bir aşk hikâyesine benziyor.
Ama bundan sonrası kâbusa dönüşüyor:
Çünkü Sonny Graham geçen ay, kafasına sıktığı bir kurşunla intihar etti.
Ve geride ciddi bir kuşku bıraktı:
“Acaba nakledilen organ, nakledildiği bedene eski sahibinin kişiliğini de taşıyor mu”ydu?
* * *
Bazıları “Ne alakası var? Kadın öyle cadıymış ki, kalbine girdiği herkesi intihara sürüklemiş” diyebilir.
Ama birkaç yıl önce okuduğum “Kalbin Kitabı”nda (Louisa Young, Dharma, 2004) farklı şeyler yazıyordu:
1992’de Avusturyalı araştırmacılar “Kalbi değişen insanın, kişiliği de değişir mi?” sorusunu kalp nakli ameliyatı olan hastalara sordular.
Deneklerin yüzde 79’u buna gülüp geçti.
Ama öbürleri, “Kalp, her şeyi değiştiriyor” dedi.
Sakin bir adam birden araba yarışlarına merak sarmıştı.
Bir zencinin kalbini alan ırkçı beyaz, önyargılarından arınmıştı.
Bir kadının kalbini taşıyan adam, cinsel tepkilerinin değişmesinden korkuyordu.
Bir başkası, “Kalbim beni dinlemiyor” diye sızlanıyordu.
Rivayete bakılırsa, cinayete kurban giden bir kızın kalbini taşıyan kadın, ameliyattan sonra karabasanlar görmeye başlamış, sonra kâbuslarındaki adamı polise tarif edip kalbini taşıdığı kızın katilini yakalatmıştı.
* * *
Kalbin sadece “mükemmel bir pompa”dan ibaret olduğuna inananlar için organlara ruh atfetmek saçmalık...
Peki ama niye herkeste aynı pompa olduğu halde bazılarına “kalpsiz” bazılarına “yürekli” diyoruz?
Neden bazı kalpler daha çok sevgi pompalıyor, bazısı daha çok nefret?..
Tamam, genetik miras var; yaşam deneyimleri var, iklimden coğrafyaya, beslenmeden eğitime dek pek çok faktör kişiliği şekillendiriyor, ama acaba tüm bunlar kalpte mi depolanıyor?
Kalp nakledilince beyni kopyalanan bir bilgisayar gibi insanın tüm duygusal birikimi de bir başka bedene aktarılmış mı oluyor?
Örneğin, sevgi, şefkat, vicdan da kalple birlikte beden değiştiriyor mu?
* * *
Yoksa nakledilmiş kalpteki değişikliğin nedeni başka mı?
Vücudun kendisine yabancı nesneleri, bazen bir diş dolgusunu ya da farklı kan dokusunu reddettiğini biliyoruz; acaba kalp de, yeni girdiği göğüs kafesinde kendini tutsak hissedip yeni sahibiyle dalaşıyor mu?
Yaşayabilmek başka bir insanın ölümünü beklemek, yürekte içten içe bir suçluluk duygusuna mı yol açıyor?
Acaba birine kalbini vermek, onu bambaşka bir insan mı yapıyor?
Aşkta öyle olmuyor mu?


Can DÜNDAR
08.09.2008 Milliyet gazetesindeki yazısından