Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın
Bende gülmedim yalan dünyada
Sen beni gönlünce mutlumu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada
Sen ağladın canım ben ise yandım
Dünyayı gönlümce olacak sandım
Boş yere aldandım boş yere kandım
Rengi gönlümde solan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada
Bilirim sevdiğim kusurun yoğdu
Sana karşı benim hayalim çoğdu
Felek bulut oldu üstüme yağdı
Yaşları gözüme dolan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüne gelen dünyada
Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı
Garip bülbül gibi feryadım kaldı
Alamadım eyvah muradım kaldı
Ben gidip ellere kalan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüne gelen dünyada
Neşet ERTAŞ
8 Ekim 2008 Çarşamba
29 Eylül 2008 Pazartesi
9 Eylül 2008 Salı
YÜREK
Şimdi yazacaklarım size bir bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir. Ama gerçek: Sonny Graham’ın kalp yetmezliği vardı. Kendisine sadece 6 ay ömür biçiliyordu.
Nakil için kalp bekliyordu.
1995 yılında bir gün “Uygun kalp bulundu” müjdesi geldi.
Terry Cottle adlı bir Amerikalı, kafasına kurşun sıkarak intihar etmişti.
Graham hemen ameliyata girdi ve kalbi değiştirildi. Sonradan, kendisini hayata döndüren adamı merak etti.
Terry Cottle’ın dul kalan eşi Cheryl’e mektup yazıp tanışmak istediğini bildirdi.
Buluştular.
Graham, kalbini taşıdığı adamın kalbinde sakladığı kadınla tanışınca ona bir yakınlık hissetti.
Bu yakınlaşma kısa zamanda aşka dönüştü.
Yürekler birbirini tanımıştı.
Evlendiler.
Buraya kadar mucizevi bir aşk hikâyesine benziyor.
Ama bundan sonrası kâbusa dönüşüyor:
Çünkü Sonny Graham geçen ay, kafasına sıktığı bir kurşunla intihar etti.
Ve geride ciddi bir kuşku bıraktı:
“Acaba nakledilen organ, nakledildiği bedene eski sahibinin kişiliğini de taşıyor mu”ydu?
* * *
Bazıları “Ne alakası var? Kadın öyle cadıymış ki, kalbine girdiği herkesi intihara sürüklemiş” diyebilir.
Ama birkaç yıl önce okuduğum “Kalbin Kitabı”nda (Louisa Young, Dharma, 2004) farklı şeyler yazıyordu:
1992’de Avusturyalı araştırmacılar “Kalbi değişen insanın, kişiliği de değişir mi?” sorusunu kalp nakli ameliyatı olan hastalara sordular.
Deneklerin yüzde 79’u buna gülüp geçti.
Ama öbürleri, “Kalp, her şeyi değiştiriyor” dedi.
Sakin bir adam birden araba yarışlarına merak sarmıştı.
Bir zencinin kalbini alan ırkçı beyaz, önyargılarından arınmıştı.
Bir kadının kalbini taşıyan adam, cinsel tepkilerinin değişmesinden korkuyordu.
Bir başkası, “Kalbim beni dinlemiyor” diye sızlanıyordu.
Rivayete bakılırsa, cinayete kurban giden bir kızın kalbini taşıyan kadın, ameliyattan sonra karabasanlar görmeye başlamış, sonra kâbuslarındaki adamı polise tarif edip kalbini taşıdığı kızın katilini yakalatmıştı.
* * *
Kalbin sadece “mükemmel bir pompa”dan ibaret olduğuna inananlar için organlara ruh atfetmek saçmalık...
Peki ama niye herkeste aynı pompa olduğu halde bazılarına “kalpsiz” bazılarına “yürekli” diyoruz?
Neden bazı kalpler daha çok sevgi pompalıyor, bazısı daha çok nefret?..
Tamam, genetik miras var; yaşam deneyimleri var, iklimden coğrafyaya, beslenmeden eğitime dek pek çok faktör kişiliği şekillendiriyor, ama acaba tüm bunlar kalpte mi depolanıyor?
Kalp nakledilince beyni kopyalanan bir bilgisayar gibi insanın tüm duygusal birikimi de bir başka bedene aktarılmış mı oluyor?
Örneğin, sevgi, şefkat, vicdan da kalple birlikte beden değiştiriyor mu?
* * *
Yoksa nakledilmiş kalpteki değişikliğin nedeni başka mı?
Vücudun kendisine yabancı nesneleri, bazen bir diş dolgusunu ya da farklı kan dokusunu reddettiğini biliyoruz; acaba kalp de, yeni girdiği göğüs kafesinde kendini tutsak hissedip yeni sahibiyle dalaşıyor mu?
Yaşayabilmek başka bir insanın ölümünü beklemek, yürekte içten içe bir suçluluk duygusuna mı yol açıyor?
Acaba birine kalbini vermek, onu bambaşka bir insan mı yapıyor?
Aşkta öyle olmuyor mu?
Can DÜNDAR
08.09.2008 Milliyet gazetesindeki yazısından
Nakil için kalp bekliyordu.
1995 yılında bir gün “Uygun kalp bulundu” müjdesi geldi.
Terry Cottle adlı bir Amerikalı, kafasına kurşun sıkarak intihar etmişti.
Graham hemen ameliyata girdi ve kalbi değiştirildi. Sonradan, kendisini hayata döndüren adamı merak etti.
Terry Cottle’ın dul kalan eşi Cheryl’e mektup yazıp tanışmak istediğini bildirdi.
Buluştular.
Graham, kalbini taşıdığı adamın kalbinde sakladığı kadınla tanışınca ona bir yakınlık hissetti.
Bu yakınlaşma kısa zamanda aşka dönüştü.
Yürekler birbirini tanımıştı.
Evlendiler.
Buraya kadar mucizevi bir aşk hikâyesine benziyor.
Ama bundan sonrası kâbusa dönüşüyor:
Çünkü Sonny Graham geçen ay, kafasına sıktığı bir kurşunla intihar etti.
Ve geride ciddi bir kuşku bıraktı:
“Acaba nakledilen organ, nakledildiği bedene eski sahibinin kişiliğini de taşıyor mu”ydu?
* * *
Bazıları “Ne alakası var? Kadın öyle cadıymış ki, kalbine girdiği herkesi intihara sürüklemiş” diyebilir.
Ama birkaç yıl önce okuduğum “Kalbin Kitabı”nda (Louisa Young, Dharma, 2004) farklı şeyler yazıyordu:
1992’de Avusturyalı araştırmacılar “Kalbi değişen insanın, kişiliği de değişir mi?” sorusunu kalp nakli ameliyatı olan hastalara sordular.
Deneklerin yüzde 79’u buna gülüp geçti.
Ama öbürleri, “Kalp, her şeyi değiştiriyor” dedi.
Sakin bir adam birden araba yarışlarına merak sarmıştı.
Bir zencinin kalbini alan ırkçı beyaz, önyargılarından arınmıştı.
Bir kadının kalbini taşıyan adam, cinsel tepkilerinin değişmesinden korkuyordu.
Bir başkası, “Kalbim beni dinlemiyor” diye sızlanıyordu.
Rivayete bakılırsa, cinayete kurban giden bir kızın kalbini taşıyan kadın, ameliyattan sonra karabasanlar görmeye başlamış, sonra kâbuslarındaki adamı polise tarif edip kalbini taşıdığı kızın katilini yakalatmıştı.
* * *
Kalbin sadece “mükemmel bir pompa”dan ibaret olduğuna inananlar için organlara ruh atfetmek saçmalık...
Peki ama niye herkeste aynı pompa olduğu halde bazılarına “kalpsiz” bazılarına “yürekli” diyoruz?
Neden bazı kalpler daha çok sevgi pompalıyor, bazısı daha çok nefret?..
Tamam, genetik miras var; yaşam deneyimleri var, iklimden coğrafyaya, beslenmeden eğitime dek pek çok faktör kişiliği şekillendiriyor, ama acaba tüm bunlar kalpte mi depolanıyor?
Kalp nakledilince beyni kopyalanan bir bilgisayar gibi insanın tüm duygusal birikimi de bir başka bedene aktarılmış mı oluyor?
Örneğin, sevgi, şefkat, vicdan da kalple birlikte beden değiştiriyor mu?
* * *
Yoksa nakledilmiş kalpteki değişikliğin nedeni başka mı?
Vücudun kendisine yabancı nesneleri, bazen bir diş dolgusunu ya da farklı kan dokusunu reddettiğini biliyoruz; acaba kalp de, yeni girdiği göğüs kafesinde kendini tutsak hissedip yeni sahibiyle dalaşıyor mu?
Yaşayabilmek başka bir insanın ölümünü beklemek, yürekte içten içe bir suçluluk duygusuna mı yol açıyor?
Acaba birine kalbini vermek, onu bambaşka bir insan mı yapıyor?
Aşkta öyle olmuyor mu?
Can DÜNDAR
08.09.2008 Milliyet gazetesindeki yazısından
26 Ağustos 2008 Salı
GERÇEK YÜZ
Kızgın demirler gezinirken,
Çıplak vücudum alev alev,
Gecenin karanlığında, ölüm yanıbaşımda.
Hayatımdan kayan yıldızlar,
Gömüldü maziye birer birer.
Sen, ışığının aydınlatmadığı karanlık bahçelerde,
Kendi ölçülerinle yargılarken insanları,
Çekilen acıların gerçekliğini,
Bilmiyorsun demektir.
Vicdanımı damla damla lekeleyen
Gözyaşlarımdan kurtarırken yaşamım,
İçimi karartan kara bulutlara,
Aldırmıyorum.
Acılar büyütmediyse senin yüreğini...
Yasemin Gürtürk
Çıplak vücudum alev alev,
Gecenin karanlığında, ölüm yanıbaşımda.
Hayatımdan kayan yıldızlar,
Gömüldü maziye birer birer.
Sen, ışığının aydınlatmadığı karanlık bahçelerde,
Kendi ölçülerinle yargılarken insanları,
Çekilen acıların gerçekliğini,
Bilmiyorsun demektir.
Vicdanımı damla damla lekeleyen
Gözyaşlarımdan kurtarırken yaşamım,
İçimi karartan kara bulutlara,
Aldırmıyorum.
Acılar büyütmediyse senin yüreğini...
Yasemin Gürtürk
ELLERİMDE BİR GÖZTAŞI
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mi
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahçı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nişanlayınca gece ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğdugu, öldüğü dağdi Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.
CAN YÜCEL
Ne bileyim, bir damlanın böyle deniz olduğunu
Şaştım, mavi bir fal gibi açılınca önümde
Giritli bir ölümüm varmış, bir balıkçı fitil gibi
Patlayacakmış avucunda otuz çubuklu gençliğim
Üç günde mi desem, üç gökte, üç kulaçta mi
Ben ki, o camgöbeği çiçekler açan ağaç
Kırılmaz bardaklar gibi tuzla buz olacakmış
Ne zaman boğulsam böyle yosun kokuyordu ışık
Sabahçı kahvelerde bir çiroz ötüyordu
Ve dalgalarımı geçen o deniz şoförleri
Böyle uyur düşlere bindirmiş gemiler
Uyuklar gibi üstünde mermer masaların
Bir tahta parçasıydım, osmanlı bir kazadan kalmış
Yüzüyordum, islam kaptanın ahşap ayağında
Öbür tahtalara öbür insanlara doğru
Cumhurdu mürekkep balığı, simsiyah yüzüyordum
Ne bileyim, bir korkunun böyle destan olduğunu
Ağardım, nişanlayınca gece ve yavrulayan yalnızlık
Ya da ilk insanın doğdugu, öldüğü dağdi Moby Dick
Nefes aldıkça filbahriler köpürüyordu sulardan
çanlar çalıyor kulaklarımda, yunuslar yarışıyordu
Alyuvarlar, dolkuşları ve rüzgar midyeleri
Dedim, dünya gibi bulut yok dünya üstünde
Ellerimde bir göztaşı, gözlerim boş gidiyordum
Ne bileyim, bir türkünün böyle Veysel olduğunu
Açıldım, çıkmaz bir sokak gibi, kapanınca denizde.
CAN YÜCEL
17 Ağustos 2008 Pazar
BEKLEYENLER İÇİN
Bir ayak sesi duymayayım
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
Bir sarı saç görmeyeyim
Yüreğim burkuluyor
Ağlamaklı oluyorum
Her şey bana seni hatırlatıyor
Gökyüzüne baksam
Gözlerinin binlercesini görürüm
Bir rüzgar değse yüzüme
Ellerini düşünmeden edemem
Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
Tadı senden gelir
Yediğim yemişlerin
İçtiğim içkilerin
Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
Bu emsalsiz hüzün
Seni beklediğim içindir
Resmine bakamaz oldum
Uykulardan korkuyorum artık
Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada
Ve şu saat geldiğin anda
Durabilir sevincinden
Zaman çıldırabilir
Çünkü benim dünyamda
Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.
Bir çocuk doğmayı bekler
Bir ağır hasta ölmeyi
Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
Yalnız bir kadın sevilmeyi
Ve düşün ki bir adam
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi
Sen gelinceye kadar
Pencerem kapalı duracak
Rüzgar gelmesin diye
Artık perdeleri açmayacağım
Gün ışığı girmesin diye
Sonra kahrolacağım
Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
Ve günlerce gecelerce haykıracağım
Nerdesin diye, nerdesin diye
Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
Biliyorum
Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım
Ümit Yaşar OĞUZCAN
Kapıya koşuyorum
Gelen sen misin diye
Bir sarı saç görmeyeyim
Yüreğim burkuluyor
Ağlamaklı oluyorum
Her şey bana seni hatırlatıyor
Gökyüzüne baksam
Gözlerinin binlercesini görürüm
Bir rüzgar değse yüzüme
Ellerini düşünmeden edemem
Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer
Tadı senden gelir
Yediğim yemişlerin
İçtiğim içkilerin
Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı
Bu emsalsiz hüzün
Seni beklediğim içindir
Resmine bakamaz oldum
Uykulardan korkuyorum artık
Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan
Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor
Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni
Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada
Ve şu saat geldiğin anda
Durabilir sevincinden
Zaman çıldırabilir
Çünkü benim dünyamda
Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.
Bir çocuk doğmayı bekler
Bir ağır hasta ölmeyi
Bitkiler yağmur ve güneşi bekler
Yalnız bir kadın sevilmeyi
Ve düşün ki bir adam
İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi
Seni bekler
Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi
Sen gelinceye kadar
Pencerem kapalı duracak
Rüzgar gelmesin diye
Artık perdeleri açmayacağım
Gün ışığı girmesin diye
Sonra kahrolacağım
Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta
Ve günlerce gecelerce haykıracağım
Nerdesin diye, nerdesin diye
Bir gün bu kapıdan sen gireceksin
Biliyorum
Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek
Yıllarca sonra
Öldüğüm gün bile gelsen
Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup
Çocuklar gibi sevineceğim
Kalkıp sarılacağım ellerine
Uzun uzun ağlayacağım
Ümit Yaşar OĞUZCAN
BEKLENEN
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Necip fazıl KISAKÜREK
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Necip fazıl KISAKÜREK
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

