Sayfalar

18 Kasım 2015 Çarşamba

GÜLCE Uçurumun kenarındayım Hızır Ulu dilber kalesinin burcunda Muhteşem belaya nazır Topuklarım boşluğun avcunda Derin yar adımı çağırır Dikildim parmaklarımın ucunda Bir gamzelik rüzgar yetecek Ha itti beni, ha itecek Uçurumun kenarındayım Hızır Civan hazır Divan hazır Ferman hazır Kurban hazır Uçurumun kenarındayım Hızır Güzelliğin zulme çaldığı sınır Başım döner, beynim bulanır El etmez Gel etmez Gülce'm uzaktan dolanır Uçurumun kenarındayım Hızır Gülce bir davet Mecaz değil Maraz değil Gülce bir afet Peri değil Huri değil Gülce beyaz sihir Gülce ölümcül naz Buram buram zehir Yar yüzünde infaz Bir gamzelik rüzgar yetecek Ha itti beni, ha itecek Güzelliğin zulme çaldığı sınır Uçurumun kenarındayım Hızır Ben fakir En hakir Bin taksir Ateşten Kalleşten Mızrakla gürzden Dabbetülarz'dan Deccal’dan, yedi düvelden Korku nedir bilmeyen ben Tir tir titriyorum Gülce’den Ödüm patlıyor Gülce’ye bakmaktan Nutkum tutuluyor, ürperiyorum Saniyeler gözlerimde birer can Her saniyede bir can veriyorum Ömer Lütfi Mete

4 Mart 2012 Pazar

Ey gönlümün istediği! Sur'a üfürür gibi seslen bana ki, yeniden hayat bulayım.

İskender Pala

15 Şubat 2012 Çarşamba

AŞK YETENEK İSTER-

Bende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var
Âşık-ı sâdık benim Mecnûn'un ancak adı var


Çoğumuz ezbere biliriz Fuzûli'nin o ünlü beytini, ve ünlü olmayı hak edecek kadar da güzeldir:



Bende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var

Âşık-ı sâdık benim Mecnûn'un ancak adı var



Edebiyatta bu tür beyitler için "berceste (zeka sıçraması ile söylenebilen seçkin, latif, ince anlamlı, kolayca hatıra gelen, velhasıl yapı ve anlam bakımından ustaca söylenmiş beyit)" denir. Ancak bu beytin berceste olmaktan öte bir de sehl–i mümtenî özelliği vardır. Yani ki söylemesi kolaymış gibi görünür de söylemeye kalkınca bir türlü iki dize bir araya getirilemez. Sehl–i mümteni söylemek, ancak duymak, hissetmek, yaşamak, belki yüreğini kanatmakla mümkündür. Şair kendisini lirizmin o kadar derinlerinde hisseder ki, söylediği şiirden öte bir ulvî ilham olup çıkar karşımıza.



Yukarıdaki beyitte şair, yalın bir anlatım ile "Bende Mecnun'dan daha fazla âşıklık yeteneği var. Gerçek âşık benim; Mecnun'un ise adı çıkmış!" demektedir. Ancak bu anlam için seçtiği kelimelere bakıldığında şairin, derinlikli bir âşık, lirizmin sınırlarını zorlayan bir düşünce adamı olduğu görülür.



T.S.Eliot "Mânâsı anlaşılabilen şiir, gerçek şiir değildir!" der. Bu kural en çok Divan şiiri için geçerlidir. Çünkü bir Divan şairi, asla görünen anlam ile yetinmez. O, kelimelerine, çıplak anlamlarının ötesinde mesajlar yüklemeyi sever.



Yukarıdaki beyte bakan pek çok okuyucu bilmediği tek kelimenin "füzûn (artık, fazla, ziyade)" olduğunu düşünür. Diğer kelimelerin anlamlarını bildiği için de beyti, "Mecnun'dan daha beter bir âşık"ın feryadı olarak algılar. Oysa şiirin asıl zenginliği, okuyucunun bildiğini düşündüğü kelimelerin semantik açılımlarında gizlidir. Çünkü şair bu kelimeleri özellikle seçmiş, bilerek vezne bağlamıştır. Söz gelimi ilk dizedeki "istidâd" kelimesi belli bir amaç kastedildiği için oradadır. "İstidâd", ilk bakışta herkesin zannettiği gibi kuru kuruya "yetenek" değil, "insanın doğuştan getirdiği kabiliyet, bir şeyi kavrama ve kazanma yeteneği"dir. Bu durumda şairin sözünü ettiği aşk, tıpkı şairlik, müzisyenlik, aktristlik gibi fıtrî bir yetenek meselesi olup herkeste bulunmayabilir. Yani herkes âşık olduğunu sanabilir, ama yaratılışında aşk yeteneği olanların aşkı daha başka olacaktır. Tıpkı herkesin şiir yazması; ama gerçek şair olamaması gibi. O halde şairin söylediği âşıklık istidâdı bir "Allah vergisi"dir ve Mecnun'dan daha ziyade âşıklık iddiası ıspata bağlıdır. Bugünün ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinde nice insanlar kendilerindeki istidâdı keşfedemeden ömürlerini tüketirler. Hiçbir enstrümanla karşılaşmayan sayısız müzisyen, hiç spor kompleksine yolu uğramayan yığınla sporcu, hiç tuval karşısına geçmeyen nice ressam, maalesef içlerindeki istidâdı bilmeden yaşarlar ve ölürler. Oysa Fuzulî kendi yaratılışının farkında... Yoksa sevgilisine hitaben Mecnun'dan daha fazla bir âşıklık yeteneğine sahip olduğunu açıkça haykırmazdı. Bu haykırışta bir meydan okuma da gizlidir üstelik: "Ey sevgili istersen beni dene?!. Mecnun'un Leyla için yaptığı fedakârlıkların ötesinde senin için fedakârlığa hazırım!.."



Beytin ikinci dizesinde "sâdık" kelimesi "âşık"ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Sadık kelimesinin iki anlamı vardır: 1. Gerçek, doğru, sahih; 2. Sadakatlı, vefalı, bağlılığı içten olan. Birinci anlama göre şair şu dünyada "âşık" diye anılmaya ancak kendisinin layık bulunduğunu, Mecnun'un ise adı çıkmış bir zavallı konumunda olduğunu söylüyor ki böylece Mecnun'u "yalandan âşık, yalancı âşık" konumuna düşürebilsin. Tıpkı subh–ı sâdık (gerçek sabah aydınlığı) ve subh–ı kâzip (geçici, yalancı aydınlık) gibi. Üstelik dizenin devamında da "Mecnun'un ancak adı var" diyerek onun bir addan ibaret olduğunu, bir masal kahramanı mesabesinde bulunduğunu, yaşayıp yaşamadığı konusunda şüpheye bile düştüğünü, ezcümle Mecnun'un, "adı var kendi yok" bir isimden ibaret kaldığını, böylelikle de kendisinin ete kemiğe bürünmüş hâliyle "gerçek"liğini anlatıyor. Ve bir şeyi daha söylüyor; "Mecnun, tıpkı Ferhat gibi, Kerem gibi evvelce yaşamış ve adı kalmış bir âşık, şimdi ise âşıklık kurumunu ben temsil ediyorum, bu çağda aşk nöbetini ben tutuyorum, gerçekten var olan, doğru olan, hakikatli olan âşık (âşık–ı sâdık) benim."



Sadık kelimesinin ikinci anlamına (sadakatlı, vefalı, bağlılığı içten olan) göre de şair sevgilinin kapısını sadakatla beklediğini, eşiğinde kul köle olduğunu, böylece vefasını gösterdiğini dile getiriyor. Bu ifadenin mefhûm–ı muhalifinden, Mecnun'un böyle davranmadığı, alıp başını çöllere giderek sevgiliye sadakatsızlık ettiği anlaşılır. Çünkü sevgiliye sadakatın özü ve özeti, aşkını sır gibi saklamak, iyilik gördüğünde de, kötülük gördüğünde de bu tavrı değiştirmemektir. Fuzulî kendisinin böyle bir sadakat içinde bulunduğunu, kimsecikleri dert ortağı edinmeden sevgilinin aşkını içinde taşıdığını; öte yandan Mecnun'un, çöllere gidip kuşlara, kurtlara, ceylanlara sırrını açarak aşkını dillere destan ettiğini, böylece sadakatlı âşık (âşık–ı sâdık) olamadığını söylemektedir.



Elhak, şair her iki anlama göre de Mecnun'dan üstün bir âşık olduğunu ıspat etmiş durumda.





İmdi, eğer bu beyti, kendi kelime bilgimize güvenip ilk bakışta göze çarpan çıplak anlamıyla okuyup bıraksaydık şairin bu zengin hayallerini ve derinlikli düşüncesini yakalayamayabilirdik. Zannımca bu da şaire haksızlık olurdu. Eliot haklı galiba! "Mânâsı anlaşılabilen şiir, gerçek şiir değildir!



İskender Pala- Kitab-ı Aşk



.

9 Ekim 2011 Pazar



















KAPI

Kırık dökük bir kapı, açmaya gör.
Attım mı eşiğinden içeri bir adım
Gönlünü saran bir huzur
Yürü bu huzura adım adım

Varmak için bu kapıya bakıp görmeli
Aldanmamalı kırık dökük haline
Biraz da cesaret etmeli
Vurmalı kaıpnın tokmağına

1 Eylül 2011 Perşembe


IYDE YÜZÜN Ü KADR'E SAÇIN OLALI TEŞBİH
KADR İLE BANA IYD HEMÎN SUBH U MESÂDIR
-AVNÎ-
Yüzün-aydınlık yönünden- bayrama, saçın da -karanlık yönünden- (gecelerin en değerlisi olan) kadir gecesine benzeyeli her günüm bayram her gecem kadir oldu..


30 Ağustos 2011 Salı

KARANLIK

Sanma herşey karanlıkta kalacak
suskunluklar dile gelip konuşacak
Güneş daha çok yaklaşacak
Dilsizler dillenecek, amalar görecek

Görülmeyen benim, karanlığın ardında
Bir gün bende aydınlığa çıkarım.
Ay kaybolup,güneşin hükmünü yitirirdiği gün
Yüreğimde bulurum aydınlığımı.
iG

15 Mayıs 2011 Pazar

KUMRU

KUMRU



Hu dedi huuuu.Duyuramadı sesini.Tekrar hu dedi huuuuu...

Kafasını göğe doğru kaldırdı.Masmaviydi gök yüzü.Güneşin ışıkları rengarenk çiçeklerin üstünü aydınlatıyordu.Onlara doğru baktı.Büyük zanaatkar her yeri en güzel renkelere boyamışken.Bu karanlık kovukta oturan da kimdi.Yanına biraz daha yaklaştı.

Hu dedi huuuuu......

sesini duyuramayınca eliyle dürttü.Yavaş hareketlerle başını dervişe doğru çevirdi.Gözleriyle kendisini rahatsız edene uzun uzun baktı.Derviş kendisine bakan bakışlardan kaçmak için eline çantasına götürdü.Ekmeğinden bir parça kopartıp ona doğru uzattı.Kendisine doğru bakan baş gene kovuğun içine doğru çevrildi ve bir nokta da sabitlendi..

Derviş seslendi;Ey fani halin hal değildir,bir parça yede canına can gelsin.

Gözler dervişe çevrildi.kuruyup çatlamış dudaklardan usulca kelimeler döküldü.

-Can neylesin ekmeği,cana can katacak can olmayınca.

Derviş gene seslendi;Canı o kovukta mı ararsın.Çık dışarı bir bak hele.....

Ey deviş can kovukta değildir.Can yüreğimdedir.Girdim onunla kovuğa ben susarım o beni dinler.O susar ben onu dinlerim.

Derviş gene sordu;can'a sen mi varamadın.Yoksa cananı sana mı vermediler.

-bilemedim derviş bilemedim.Doğru yoldan yürüyüp yarin gönlüne varmayı.Ben yarin peşinden koşar iken melamet hırkasını giyer olmuşam.

Derviş;Giydin ise melamet hırkasını bu kovukta ne işin var Yürüyüp varsaydın ya yaradana.

-Ben bilmem derviş bilmem yaradana nasıl varılır.Ha yanar bu yürek ha yanar cehennem ateşi gibi.

Derviş;Öyle ise çık kovuktan da bu ab-ı hayat suyundan iç.

-Ey derviş beni yolumdan alıkoyma ben acından memnunum.

Derviş;Sen acını çektin.Can'a kavuşmak istermisin a can...

-Sen ne dersin bre derviş can'a kavuşmak mı?

Derviş;Razıysan can'a varınca can'ı vermeye iç bu ab-ı hayat suyundan bir yudum.

-Elinden su kabını kaparcasına aldı.Umud dolu gözlerle dervişe baktı ve kafasına dikti.

Derviş; O suyu içerken; kumru olup uç,yarin penceresine kon dedi.

Ab-ı hayat suyu yere düştü.Bir kanat sesi pır diye uçuverdi.

Kız penceredeki tıkırtılara kulak verdi.Perdenin arkasından gagasıyla camı tıklayan kuşa baktı.Gülümsedi.Gitti bir parça ekmek getirip pencerenin önüne koydu.Kuş ekmeği yemiyordu.Buğulu gözlerle kendisine bakıyordu.Gu. gu. Gu .gu gu dedi;kuşu korkutmadan yakalamak için elini yavaşça kuşa yaklaştırdı.Yakalayıp içeri aldı.Kumrum kumrum sen ne ararsın buralarda dedi.

-Kumru;Gu gu gu gu gu dedi.

Kız tüm şefkatiyle kumrunun başını öptü.

Kumru bu ana dayanamamıştı önce başı öne düştü sonra gagasında bir damla kan kızın ellerine düştü



Kaleme alan:İrfan Güçcük

9 Eylül 2010 Perşembe

ÇAYA KAÇ ŞEKER

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla.

Yaşlanmak hoş değil öyle duvarlara baka, baka.

Bir dost göz arayışıyla.

Saat tıkırtısıyla…

Korkmam, geçinip gideriz biz mutlulukla.

Ama; ‘’Günün aydın, akşamın iyi olsun'’
diyen biri olmalı.

Bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.

Yoksa, zor değil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp, bir başına yudumlamak doyasıya.

Ama; ‘’ Çaya kaç şeker alırsın ? ‘’

Diye bir ses sormalı ya ara sıra…

Elif Şepnel AKAL

20 Temmuz 2010 Salı

Dağıtma sakın sükunû susalım
Dillensin taşlar,ağaçlar susalım
Gözler konuşurken,kalpler konuşurken
Düşer mi bize konuşmak susalım

Bütüm âlemle teması keselim
Rüzğâr olup semalar da eselim
Bir vecd ile böyle ibadet ediyorken
Yer gök yıldızlar konuşsun biz susalım

Bir semavi lisan konuşur o yerde
Bir ilahi beste çalınır o yerde
Konuşsun semavi lisan o yerde
Çalınsın ilahi beste biz susalım

Şitai ÇIĞ

13 Temmuz 2010 Salı

De noktası

Bu nokta ne güzel bir nokta imiş.Bu dönüş ne hoş imiş.Döndükce yanmak,yandıkca varmak ne güzelmiş.Bırakın beni durayım burda,bırakın beni döneyim bu nokta da
Ben idim ayrılan,ben idim uzaklaşan
bu gidişte gördüklerim yalan
döndüm gene tek gerçeğe

2 Mayıs 2010 Pazar

Eski taşlar


















Suskunluk bir haldir.Kulak verirsen çok şey anlatır hepsi susuşlarıyla.Kimisi tamamen kaybolup gitmiştir.Şanşlı olanların baş ucunda taşları vardır hala ,geride kalanlara hayatı anlatmak için dimdik dururlar ayakta.Tek bir gerçeği işaret ederler.Tek bir sözle anlatırlar ardında bıraktıklarına hayatı. ''HİÇ''

Görmek için göz mü lazım yoksa Kalp mi?

İrfan Güçcük

22 Nisan 2010 Perşembe

Benim Babam

Kardeşlerim dokuz tane,
Çorbada maydonoz,nane
Böyle mi bakılır hane?
İçki ,viski,meze,kaşar,
Benim babam böyle yaşar

Sarhoş olur yola düşer,
Evde yanlız bulgur pişer,
Kardeşler sofraya üşer.
İçki, bira ,meze,kaşar
Benim babam böyle yaşar!

Almaz oldu babam Yaşar,
Hayvana ot, bize kaşar
Bu sarhoşa herkes şaşar,
İçki,rakı,meze, kaşar
Benim babam böyle yaşar!

Dert çok,çorba yoktur tasta,
Anam ve kardeşler hasta
Yakınlar,komşular yasta
İçki,konyak,meze kaşar,
Benim babam böyle yaşar!

İçki sınırını aşar,
Hiç çalışmaz babam yaşar,
Konu komşu buna şaşar,
İçki,şarap,meze,kaşar,
Bemim babam böyle yaşar!

Evimiz olsa darphane,
Onbir nüfüs bizim hane,
Ellerde hayat şahane,
İçki,bira,meze,sucuk
Perişanız çoluk çocuk!

Nazif Öztürk

21 Nisan 2010 Çarşamba

Sevgili sayfam! tam altı ay olmuş senden ayrı düşeli sana bir satır not düşmeyeli.Sanma seni hepten unuttum.Arada bir göz attım eski satırlara.Okudukça eski düşülen şiirleri, notları bazen gülümsedim bazen de hüzünlendim.Hayatta değişen ne var ki!Aynı kısır dönğü insan'ın hayatında devam ediyor.İlk bu sayfayı açtığım günü hatırlıyorum.O günden bu zamana değişen sadece şekiller ve renkler oldu.Seninle gene kavuştuk senden daha iyi bir dost var mı?
Bilirim yazmanın dünyanın en büyük yalanı olduğunu.Gün gelir başkası değil,senin yazdıkların,eski yazılarını hükümsüz koyuverir.Ama gene de yaşamsal tarihime not düşmeden yapamam ben.
HOŞ GELDİN DİYİŞİNİ DUYAR GİBİYİM.

TUNA' YA BİR DALDA GEL

Ayrılık acısı zor şeydir kafesdeki ey kuşum
Beni alıp Silistre'ye götür her gece düşüm
Özlerim eşi dostu,zordur gurbette benim işim
Silistre'ye git kuşum,bizim Tunâ'ya bir dal da gel
Bulgarya'ya girmek için giriş vizesi alda gel

Sesler gelir uzaktan,deli orman mı geldi dile
Doğduğumuz topraklara bakmayız biz kem göz ile
Yolun düşerse kuşum Silitre denen il'e
Benim yanık feryadımı yeşil dağlara sal da gel
Silistre'ye git kuşum akan Tuna'ya dal da gel.

Bulgarya'dan göçerken biz,mevsim güz ve sonbahardı.
Ovada çiçek yerine çok bol çıkır diken vardı,
Bu gurbet ve bu ayrılık dert olup ruhunu sardı
Gideceksen ey kuş,git doğduğum yerde kal da gel
Bana orda kalan dostlardan hayır haber al da gel.

Uç kuşum,uç da kon Tuna'daki kavaklar başına
Selamlar götür Silistre'nin toprağına,taşına
De ki:Gurbetteki nazif girdi altmış beş yaşına
Dopruca'yı gez dolaş,benden de bir selam sal da gel
Ekmeğinden bir dilim,suyundan bir şişe al da gel.

Bu göçten önce ben şirin Tuna'ya dalıpta geldim
Burgas sefaretinden göç vizemi alıpta geldim,
Ben doğduğum o ülkede otuz yıl kalıpta geldim
Tuna kıyısına kon,eşe dosta selam sal da gel
Orda kalan dostalarımdan sağlıklı haber al da gel.

Bu ayrılık ateşi benim ciğerimi dağlıyor
Akan gözyaşlarım hiç durmaz,ırmak olup çağlıyor
Gurbet elde her an yaralı kalbim kan ağlıyor
Dönmezden önce Tuna'ya benim yerime dal da gel
O yerlerin toğrağından bir avuç toprak al da gel!

Nazif ÖZTÜRK
Şair hakkında;26 mayıs 1941 tarihinde Bulgaristan'ın Deli orman bölgesin de Silistre ile dulova(Akkadınlar) ilçesine bağlı Vokil(Sungurlar) köyünde doğdu.1970 tarihinde Türkiye'ye göç etmek zorunda kalmıştır.Eserleri Tuna derğisin de ve yerel derğilerde yayınlanmaktadır.

29 Ekim 2009 Perşembe















Tarih 23 nisan 1920 Hacı bayram Camiinde namazlar kılınıp dualar edildikten sonra bu binanın önüne gelindi.Tekrar eller semaya açıldı.Dualar eşilğinde Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı.Bu meclisin destekçisi isminden başka hiç bir şeyi kalmamış Devleti ali osmani ve hükümeti degildi.Ardında da Emperyalist avrupa güçleri yoktu.Yedi düveli karşısına almış, zafere inanan ülkesinin bağımsızlığını isyeten anadolu halkı vardı.
Cephede zafer kazanıldı.Emperyalist güçler ve uşakları yenildiler.Zaferden kısa bir süre sonra dualarla açılan bu mecliste yeni devletin adı kondu ''TÜRKİYE CUMHURİYETİ'' takvimler 29 Ekim 1923 gösteriyordu.

CUMHURİYET BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN.

25 Ekim 2009 Pazar

Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.
Şemş-i Tebrizi

2 Ekim 2009 Cuma

Yük

Anafilya Türkçe Edebiyat Dergisinin eylül sayısında yayınlanan ''Yük'' adlı hikayemi okumak isteyenler hikayenin ismini tıklayıp ulşabilirler.

2 Nisan 2009 Perşembe

www.anafilya.com

UMUDA YÜRÜYÜŞ

Anafilya Türkçe edebiyat dergisinin bu ayki sayısın da yayınlanan hikayemi okumak istenler bu köprü(link)'den ulaşabilirler.


http://www.anafilya.org/go.php?go=7d945e01610b3

15 Şubat 2009 Pazar

Bahtiyar Vahapzade
















Türk dünyası Fazıl Hüsnü Dağlarcadan sonra bir büyük şairini daha yitirdi.Azerbaycan edebiyatının en büyük şairi Bahtıyar Vahabzede 13 şubat günü hakkın rahmetine yürüdü.Kendisine Allah'tan rahmet diler ve Türk dünyasına başsağlığı dileriz. Daha önce bu blog sayfasında sevdinse ve iki kör adlı şiirine yer verdiğim bu büyük şairin iki kör adlı şiirini tekrar sizinle paylaşmak istiyorum.

İKİ KOR
Bir kor tanıyıram, gözü korsa da, özü kor deyil.
Bazan qam odunda qovrulursa da,
Ağlına, hissine o nankor deyil.
Geceli-gündüzlü yazır, oxuyur,
Ağlınm gözüylə o görür, duyur.

Ancaq... biri de var... kor deyilse de,
gözü görməyir.

Dostu göz önündə öldürülse de,
görmedim deyir...
Yaxşıya ortaqdır, yamanı görmür,
O, saata baxır, zamanı görmür.
Fikrini, hissini ucadan demez,
bazen gördüyünü görmek isteməz.

Gözləri görmeyen kor deyil hala,
Görmek istemeyen kordur, deyardim.
Bela müqavvaya, bela cahile
Hayatın özü de gordur, deyardim.

Bahtiyar VAHABZADE

8 Ocak 2009 Perşembe

FİLİSTİN'E

Duruyor öylece olduğu yerde,
Dökülen göz yaşları, dökülen kanlar.
Bir vahşet ki görmez gözler,
Sızlamaz yürekler
Karıştı birbirine
Anaların,çocukların göz yaşları
Bir kez daha yüceltiler
Dökülen göz yaşlarıyla,kanlarıyla
Vatanlarının adını FİLİSTİN diye
Türk'ü kardeş bildiler
Şimdi kardeşleri nerdeler

İrfan güçcük